Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK
MAYIN TARLALARI

Mehmet ÖZMADEN

Mehmet ÖZMADEN
NEREDE ESKİ ÇOCUKLUKLAR?

Ahmet YENİN

Ahmet YENİN
ALMANLAR'DA BİRGÜN EKTİKLERİNİ BİÇECEKLER!

Didehan TÖRE

Didehan TÖRE
ÇELİŞKİLER

Murat ÇELİK

Murat ÇELİK
FATSA'LI MARKET SAHİPLERİ AYAĞINI DENK ALSIN

MAYIN TARLALARI

Eskiden “tarla” deyince aklıma mısır, buğday, patates, pancar ve mercimek tarlaları gelirdi. Bir de türkülerde geçen burçak tarlası.

Daha sonra başka tarlaların da olduğunu söylediler…

Ortaokul yıllarında iken bir gün tarih hocamız, neşeli bir şekilde ders anlatıyordu. Konunun tam can alıcı bir noktasına gelmişti ki, birden durakladı…

Ne oldu, diye hepimiz merak ettik.

Bir müddet sonra, şöyle bir açıklama yaptı:

-Çocuklar! Fazla ilerisini gerisini kurcalamayalım… Burası mayın tarlası… Ne olur, ne olmaz!
Haklıydı… Zaten bütün öğretmenler gibi, o da fakir fukara çocuğu idi… Üstelik çoluk çocuk da vardı. Mayınları patlatsın da, geride dul ve yetim mi bıraksın?

Yaşımız ilerledikçe, kaçakçıların mayınla ilgili hikâyeleri ve fıkraları anlatılır oldu…

Adam mayın döşeli sınırdan geçmek için, önce eşekleri ileri sürermiş… Eşek bulamazsa koyunları! Sonra da güvenle malı geçirirmiş.

Anlaşılan o ki vatandaşımız mayın temizleme işini biliyor…

Bir de şu fıkrayı duymuştuk…

Bazı Batılı gözlemciler ülkemize gelip “kadın hakları” konusunda inceleme yapıyorlarmış. Bir de bakmışlar ki, ülkenin “geri kalmış” denilen bölgelerinde, özellikle de sınıra yakın yerlerde, karı koca yürürken, kadınlar önde gidiyor.

Bu durumdan çok etkilenmişler.

Yıllar sonra, bir daha gelmişler… Yalnız bu sefer, işin öyle göründüğü gibi olmadığını fark etmişler. Meğerse erkekler, mayın ihtimaline karşı eşlerini önden yürütüyorlarmış!

Hep yanlış anlayan biz olacak değiliz ya…

Sanki bizde mi bu böyle? Aslında kadınlar her tarafta, şu ya da bu şekilde, mayın tarlasına sürülüyor.

Üniversite yıllarına gelince, bu “mayın” laflarını daha çok duymaya başladık. Bazı düşünürler ve yazarlar, mayınlı tarlalardan bahseder dururdu. Hele öyleleri vardı ki, hep mayınlı tarlalarda dolaştığını söylerdi.

Üstelik bu tipler, her kesimden çıkardı. Bir anlamda bu, günün modası haline gelmişti…
Bunun sebebini anlamakta bayağı zorlanmıştık…

Yoksa mayınlı tarlada dolaşmayanlar adam sayılmıyor muydu?

Tabiî ki bu bir kahramanlık gösterisi de sayılırdı.

Onları dinlemek ve yazdıklarını okumak daha bir heyecan verirdi…

Çok geçmeden bu tip düşünceler beyaz perdede de yerini aldı.

Diğer taraftan, bu mayın tarlalarında dolaşan yazar ve çizerlerin eserleri bayağı rağbet gördü.

Onun için olsa gerek; bazıları sırf reyting uğruna bu mayınlara basıp hapsi boylardı.

Bu, halkın duygularını harekete geçirmek için kullanılan bir yöntemdi…

Bütün mesele, çıkınca kitaplarının yok satması…

İşi iyi becerenler olduğu gibi, eline yüzüne bulaştıranlar da yok değildi.

Bu tıpkı şuna benziyordu…

Bir belgeselde seyretmiştim. Bir maymun, ağaçta, bir boğa yılanı ile oyun oynuyordu. Maymun için yılan mayın tarlası sayılabilirdi. Ama yılanın şakası yoktu. Sonra maymun bu oyununun kurbanı oldu.

Cami kürsülerinde konuşan kimi vâizler de kendilerini, aynı modanın seline kaptırmışlardı. Onların korkuları çok daha farklıydı. Üzerine tezler bile yapılabilir.

Allah korkusunu mu, kul korkusunu mu, şeytan korkusunu mu öne geçirsinler? Bir türlü içinden çıkamazlardı. Genelde, “yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal” tedirginliği içinde konuşurlardı.

Sebebine gelince…

Etrafları o kadar çok mayınlarla döşeli idi ki… Hatta ön safı hiç kaçırmayan kimi kişiler bile güven vermezdi. Ne olur, ne olmaz; gidip savcılığa ya da karakola şikâyet edebilirlerdi. Onlara göre, yerin de göğün de kulağı vardı! Onun için buzlu suları bile üfleyip de içerlerdi!

Birisi de kendisine şöyle bir yol seçmişti…

-Şunu desem suç olur; bunu desem suç olur!

Güya böyle söyleyerek, hem mayınların üstünden geçecek, hem de patlatmayacak! Sevsinler seni!

Sonunda bir gün, olanlar olur; mayınlar patlar… Doğru kodese!

Cezasını çektikten sonra, eski dinleyicileri ricada bulunur…

-Hocam! Ne olur, yine eskisi gibi konuşsanız da kulaklarımızın pası silinse…

Bu sefer hocanın tepesi atar… Ne mayınlı tarlalarda dolaşmaya, ne de fincancı katırlarını ürkütmeye niyeti vardır…

Şöyle bir açıklama yapar…

-Ben eskiden öyle bir vehme kapılmıştım ki, şöyle bir el işaretiyle bütün şehri arkamdan yürüteceğimi sanırdım… Hapishanede iken, korkudan tek kişi bile ziyaretime gelmedi… Benden bu kadar! Kim konuşursa konuşsun! Haydi, siz başka kapıya gidin!

Bir de şu var…

İnsanların makam ve mevkileri yükseldikçe, bu mayına basma korkuları daha da yükseliyor…
Meselâ üniversiteyi ele alalım…

Asistandır… Genelde ne der, biliyor musunuz?

-Hele mastırımı ve doktoramı bir bitireyim; siz beni ondan sonra görün… Bulduğum bütün bilimsel gerçekleri, hiç kimseden çekinmeden haykıracağım…

Bir gün bunlar biter; ama korkular bitmez…

Bu sefer sırada doçentlik vardır… Arkasından profesörlük, idarecilikler vs… Bir de döner sermaye ve ders ücretleri… Hele de gecesinden olursa… Ayrıca başka şan, şöhret ve alkış beklentileri…
Yani, bir türlü mayınlı tarlalardan kurtulamaz…

Diğer kurumlar bundan farklı mı?

Bilindiği gibi her kesim, üç aşağı beş yukarı birbirine benzer. Hele siz bunların küskünleriyle bir konuşun; neler anlatırlar, neler!

Bütün mesele şu…

Sanki gizli bir el, bizi birbirimize yaklaştırmamak için, aramıza sınırlar çizip mayın döşemiş. Hem de serseri cinsinden!

Bu mayın korkusu, insanımızın içine öyle bir işlemiş ki, kolay kolay ne suya dokunabiliyor, ne de sabuna! Tek yaptığı şey, üç maymunları oynamak!

İşin bir garip yönü de şu…

Kim daha çok mayınlı tarla biliyorsa, o kadar bilgili ve kültürlü sayılıyor!

Kim bilir, belki de Âkif İstiklâl Marşı’na, bu yüzden, “Korkma!” diye başlamıştır.

Toprağa döşenen mayınlar, bilindiği gibi maden ve patlayıcılar birleştirilerek yapılıyor… Bunlar bir şekilde devri biter.

Yalnız kafalardaki mayınları kaldırmak o kadar kolay değil. Çünkü hiç malzeme sıkıntısı yok. Bakıyorsunuz maddî, manevî, kültürel, tarihî ve ekonomik meseleler, bir anda mayınlaştırılabiliyor. Hatta en kutsal değerler bile!

Korkarım, bu gidişle Şeytan işsiz kalacak!
Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK
editor@karadenizhaberpostasi.com

[ Önceki Sayfa ]

Köşe Yazısına Yorum Yap