ÇELİŞKİLER
"İki tarla kuşunun söylediği şarkı olmak
Veya
Aynı şarkıyı söyleyen iki tarla kuşu olabilmek"
Acaba Taliban birkaç Buda heykelini devirip kırmasaydı da A.B.D. Afganistan'ı işgal eder miydi? Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti (!) varsa ve meşru ise neden tüm Kürtler oraya taşınmıyorlar? Su sorunu İsrail ile Ürdün arasındaki ebedi (!) dostluğa halel getirir mi? Rahşan Hanım yeni bir oluşumun sinyallerini verdi, etrafına kaç kişi toplayabilir? Yüzde kaçımız Hrant Dink'iz? Türkan Saylan gerçekten saydam mı? Rücu eden Amerika üslerimizi kullanabilecek mi?
Tüm Türkiye tüm bunları konuşur, yorum yapar, kendi çapında cevaplar ve çözümler üretirken ben bunlardan bahsetmek istemiyorum. Ben daha insani, daha içsel, daha ruha ve kalbe dönük şeylerden konuşmak istiyorum. Çünkü inanıyorum ki tüm sorular ve sorunların cevapları, çözümleri kendi içimizde gizli ve anahtarı yüreklerimizde. Latince bir deyişle;
"Omnia vicit amor" yani "sevgi her şeyi yener".
Sanırım bir insanı; düşünen üreten, emek harcayan, hisseden, mutlu olan, mutlu kılan, bedbaht eden her insanı en çok endişelendiren şey, kendini arıyorken olmaktan en çok korktuğu yerde buluvermesi. Bu ne demektir bilir misiniz? Beşeriyet ve maneviyat yolunda tek bir adım dahi atamamış, tek bir basamak bile çıkamamış olmaktır.
Düşünsenize zaaflarınız, kusurlarınız, kibirlerinizle yaşayıp duruyor, at gözlüklerinize daha kalın camlar ekleyip odaktan iyice uzaklaşıyorsunuz, artık kendiniz bile değilsiniz; sevdikleriniz, eşiniz, dostunuz bile sizi tanıyamaz oluyor, egonuz uğruna kutsal değerleri çiğneyip atıyorsunuz; can dostunuzu, cananınızı kırıp döküyorsunuz ve ardınızda nefret yüklü bir bulut bırakıyorsunuz. İşte bence bir insanın olmaktan en çok korktuğu ama eylemleri, kocaman burnu ve küçücük izanı ile çarnaçar ulaştığı nokta.
Bir zamanlar yaban inciri, yalı çapkını diyerek sarmalayıp sevdiklerinizi bir kalemde silip atıyor, tutarsızlık sizde iken haksız bir tutumla problemi muhatabınıza da bulaştırıyorsanız, geçici zevkler ve hayranlıklar peşinde koşmaya başlıyorsanız ve tüm bunlar size fukara bir tatmin duygusu sağlıyor ise işte yine aynı noktadasınız. Ne yazık büyüdükçe olgunlaşması, olgunlaştıkça daha az yanılması beklenen insanın bu tip zaaflara kapılarak hem bu dünyasını, hem de ahretini riske atması. Ah ne yazık, ne yazık…
Kibir aynı çoban aldatan yıldızı gibi yanlış yollara sevk ediyor insanı, zamanla çit sarmaşığı gibi sarıp özünü emiyor, doğru ile yanlışı ayırt etmesine mani oluyor. Öyle ki bu noktada güzellik ve onur için didinenlere paranoyak gözü bakıldığı bile oluyor.
İnsan muhataplarını, ruhlarının ve kalplerinin safiyeti nispetinde güzel görüyor sanırım. Dün çok alımlı ya da çekici bulduklarımız, vazgeçilmez dediklerimiz bir de bakıyoruz ki çok çirkinler. Neden peki? Çünkü kirlenmişler, dürüst değiller, kokuları bayatlamış ve nahoş. Sahip olduklarına ilelebet sahip olabileceklerine dair son derece tavsamış bir saplantının tesiri ile çok pervasız davranabiliyor Âdem Oğulları ve Havva Kızları. Ama durum aslında hiçte öyle değil. Olay bir varmış bir yokmuştan ibaret. Şu an sahipsin yarın değil; tıpkı yaşam, tıpkı mevcudiyet ve tıpkı aşk gibi…
Bir de karayı aklamaya çalışmayı, bu esnada çaptan düşmeyi, ahmakça çabalar iken ak olanı karartıp, töhmet altında bırakmak istemenin manasını anlamıyorum. Galiba bu da psikolojik bastırma yahut telafi etme mekanizmasının bir gereği. Oysa arsız arsızdır, yüzsüz de yüzsüz. Prototip bazı insanların kendilerini irşat postuna oturup irfan dağıtan kamil mürşitler gibi tahayyül etmeleri de farklı bir fenomen. Allah (C.C.) bile kâinatı bir ölçü ve mizan ile yaratmış iken biz insanların nizamsız olması ne büyük bir çelişki. Boş şeylere kafa yormak, anlamsızlıklardan mana çıkarmaya uğraşmak ne kadar beyhude; bu uğurda harcanan efor da cabası. Bazı insanları sürüp atmak auramızdan, bazılarını ise eline lolipop şeker verip savmak en basiti aslında. Çünkü aksi takdirde yoğun mesai gerektiren, asli olan, asıl ve asil olan içeriklerden tamamen uzaklaşıyoruz. Fakat nedense tam tersi oluyor, tam aksini yapıyoruz. Paslı demir uğruna eldeki altını çamura atıyoruz, sığası sınırlı beynimizin oyunları ile. Ancak şu unutulmamalı; zahiren güçsüz görünenler içlerindeki imanın ateşi ile aslında güçlü ve onurlu olanlardır. Ben sevgisi, değerleri ve inancı uğruna çaba sarf edip gözyaşı dökene, haksızca ezilip üzülene aciz demiyorum asla. Zira tam tersi bir durum geçerli. Zira yüce Rahman'ın insana bağışladığı en güzel duygu sevmek ve en güzel ziynet edep. Zira bir özrü bile sahibine teslim edememek de en büyük nasipsizlik.
Safiyetle dökülen bir damla gözyaşının serinliği ile kalın.
Didehan TÖRE
editor@karadenizhaberpostasi.com
[ Önceki Sayfa ]